Sığınak… #12#

sığınak giriş

Yeni bir gün ve öğlen vakti. Yakalanma riski çok. Eve 2 sokak kadar yakınım. Muhtemelen polis arıyor. Annem arıyor mu bilmiyorum. Acilen sıvışmam lazım uzaklara. Karnım çok aç ama çantada sadece domates var. Elimi çantaya attım hep ezilmiş domatesler vıcık vıcık. Allah’tan 2 kat poşette elbiseler ıslak değil. Bir yandan yürüyorum bir yandan ezik domatesleri yiyorum, keşke tuzda alsaymışım.

Okula gidecek öğrenciler yollarda, annem bir kısmının öğretmeni. Gizli saklı gitmeye çalışırken 3 sınıf arkadaşım denk geliyor.

-Sen neredesin, herkes seni arıyor. Okula polisler geldi. Annen hepimize seni sordu.

-Yoo ben akşam eve gittim ki, şimdi de eve gidiyorum. Üzerimi değiştirip okula geleceğim.

Çıkıverdi ağzımdan, anlık bir refleks gibi. Çok korktum, yakalanma hissi kan basıncımı hızlandırdı. Heyecanlanınca kızarır terlerim zaten çocukluğumdan beri. Uzaklaştım koşarak, anladılar galiba yalan söylediğimi.

O gazla ne kadar koştum hatırlamıyorum. Arkama baka baka. Geçen gün vadide gördüğüm parmaklıkların oraya gitmeye karar verdim birden ama ev ve okul tarafından gidemem, yolu çok uzatarak ters istikametten dolaşmaya karar verdim. Polis arabası görürsem saklanmalı, uyanık olamalı, dikkatli ve hızlı gitmeliydim.

Neredeyse koşarak kilometrelerce yol gittim. Dikmen vadisine inmeden Dikmen caddesi üzerinde bir binanın giriş kat balkonunda patates çuvalı gördüm. Aç olduğum aklıma geldi, 3 tane patatesi uzandım ve aldım balkondan, çantama koydum. Bir bakkaldan kibrit aldım. Koşarak dikmen caddesinden, dikmen vadisine indim.

O gün gördüğüm parmaklıkların önündeyim tam girebileceğim kadar iki parmaklık kesik. Düşünmeden içeri girdim. İçeride açık olan kapıdan içeri girmek istedim ama karanlıktı (hava aydınlık ama mekan kapalı mekan olduğu için karanlık) korktum. Ayrıca hayvan kemikleri vardı o korkuyu tarif edemem tüylerim diken dikendi. Biraz kenarda duvara yaslandım ve dinlendim. O kapının arkasını o kadar merak ediyorum bir şeyler çekiyor gibi. Çantamı oraya zulaladım ve patates közlemek için odun toplamaya çıktım. Her yer çalı çırpı, zor olmadı hemen biraz atık kağıt parçası ve çalı çırpı topladım. Parmaklıkların önünde ateş yaktım. Hava zaten sıcaktı. Ateş köz olunca patatesleri közün arasına koydum. Önceden mahallede arkadaşlarla yapmıştık. Bir süre sonra patatesler pişti diye birini aldım. Ellerim yana yana soydum, ısırdım. İğrenç, pişmemiş. Biraz daha beklemek zorundayım, açlık sabırsızlık hissi veriyor. Sonunda sıcacık patateslerim le karnımı doyurdum. Bir tuhaf tedirginlik içindeyim. Ateş yavaş yavaş söndü, parmaklıklardan içeri girdim. İçeride garip bir huzur var, güvende hissediyorum kendimi. Baya vakit geçirdim ama 2 metre ileride ki kapıdan içeri bakamadım bile. Ama insanın başına ne gelirse ya meraktan… derler ya.

Çıktım dışarıdan bir sopa buldum ve içeri girdim. sopayı yakmaya çalışıyorum, beceremiyorum. Kibrit azalıyor. Oradan bir kaç poşet ve kağıt parçası buldum, sopanın ucuna bağlamam 1 saati geçti belkide, sonunda hazırladım. Sopanın ucuna bağladığım poşet ve kağıtları yaktım ve bir cesaret daldım kapıdan içeri usulca. Bir koridor, koridor boyunca duvarlarda kablolar ve aydınlatma duyları, bir kaç metre sonra koridordan döndüm, onlarca kapı, kapılar açık ve boş. Sadece sıva kaplı duvarlar işkence odaları gibi. Ama koridor ileri doğru devam ediyor ucu görünmüyor. O kadar ürkütücü bir yer daha önce görmedim. Çok korkuyorum ama merakım ileri gitmemi söylüyor. Derken elimde ki ateş söndü. Kapkaranlık bu sığınakta kalakaldım. Korkudan titriyorum zangır zangır. Cebimde ki kibriti çıkardım birkaç tane var zaten. Kibriti yakıyorum gidebileceğim yere kadar bakıyorum, kibrit sönse de gördüğüm yere kadar gidiyorum duvara tutuna tutuna. Nefesim kesile kesile buldum çıkışı. Koşarak çıktım dışarı.

O gece parmaklıklardan içeride ama kapının dışında ki o yeni evimin holünde uyudum. Kapını içinde daha neler var çok merak ediyorum.

Daha sonradan bir ucu Dikmen vadisinde bir ucu Sokullu da olan  İkinci dünya savaşında yapılmış askeri bir sığınak olduğunu öğrendiğim bu yeri karış karış keşfedecektim ama tek başıma değil… En üstte ki resim bahsettiğim giriş ama o zaman bu duvarlarda yoktu, giriş de böyle değildi.

***Fikriniz olması için youtube da video buldum.

Devam edecek…

Kızılay! #11#

Önce karnımı doyurdum, çantamda kalan erzaklarla. Mutluluk değil bu yorgunlukla birlikte başarmışlık egosu var üzerimde. Yakalanmamak için paranoyakça stratejiler geliştirmeye başladım. Eee bu işte tecrübeliyim artık değil mi.

Kaçak olarak sokaklarda gezmek algımı yüksek seviyede tutmamı sağlıyor, yeni muhitler ilgimi çekiyor, hayatta kalma içgüdüsü yiyecek ve barınma bulmak için sürekli algımı açık tutuyor. Her santimde inşaat, baraka, park alanları, dışarıdan erişim olmayan bina bahçeleri, terkedilmiş arabalar, binalar dikkatimi çekiyor. Beynime kazıyorum.

Otobüslere parasız binebiliyorum yaşımdan dolayı, keşfettim. Kimse seslenmiyor. Kızılay’a gitmeye karar verdim. Daha öncede çok sefer annemle gitmiştim. Hem kimse beni tanımaz, hem gezebilecek onca yer var.

Bindim Kızılay otobüsüne, Güven parkta son durakta indim. Daha iner inmez o kalabalık cezbediyor insanı. Yalnız insanlar kalabalıklar içerisinde kamufle olmayı severler. Güven parkın hemen aşağısında Kızılay meydan da Milli Piyangonun Karşısı YKM mağazası vardı. En az 10 katlı bir mağaza, ilk oraya girdim. Tedirginim ama mağazada çocuk/genç giyim katına çıktım. Dinlenme koltuğunda yarım saat civarı oturarak dinlendim. Birisi fark eder diye daha uzun oturamadım. Her katını gezdiğimi hatırlayabiliyorum. o dönem matador çizmeler,domuz burnu çizmelerin trend olduğu zamanlar. (Mekanların şu an ki durumunu bilmiyorum Ankara’ya gitmeyeli 10 seneyi aştı çünkü) Oradan çıktım karşı gökdelen tarafına geçtim. Karanfil sokak girişinden girdim sahafların olduğu çarşıyı dolaştım deri ip bileklik aldım bir tane trend o zamanlar, Dost kitabevini geçtim,Yüksel caddesinde 1,5 liraya tavuk döner + ayran(salata dönerde diyebiliriz) satan bir yer vardı, orada ziyafet çektim. Oradan yürüyerek Olgunlara geçtim. Bakanlıklardan tekrar yürüyerek Kızılay meydana indim. Yürümekten tabanlarım şişti ama duramıyorum. Sakarya caddesini, Mithatpaşa caddesini yürüdüm durmadan. En son Kocatepe camii altında ki büyük beğendikte buldum kendimi. Bir saatten fazla sürede anca gezdim marketi. Akşam saat hayli geç oldu. Güven parktan otobüse bindim, mahalleye dönüş için. Hep tedirginim, diken üzerindeyim.

Sonuçta en iyi bildiğim yer kürkçü dükkanı. Gündüz belirlediğim birkaç alternatif vardı yatmak için. Gece yarısını geçti saati tam hatırlayamıyorum. Annemle yaşadığım evin iki sokak altında boş bir arsada bekçi kulübesi vardı. Terk edilmiş, pencereleri brandayla kapalı brandanın bir kenarını zorda olsa yırttım ve girdim. İçeride boş bir palet ve alçı mı, çimento mu hatırlayamadığım bir kaç çuval vardı. Çantamı yastık yaptım ve uyudum. Ertesi gün öğlene yakın bir saatte uyandım, uykumu almıştım.

Devam edecek.

Sırtımı Yasladığım İlk Duvar…#10#

İlk evden kaçışım, ilk yakalanışımdan sonra ortalık durulmadı tabi. Bir kaç gün yumuşayan atmosfer kötü huylu ur misali büyüyerek nüksetmeye devam ediyordu.

Ben attığım özgürlük adımını koşmak için yeterince cesaretliydim. Kafaya koydum evde durmamalıyım. Dayak arsızı olmuştum ne olabilir ki yakalanır bir dayak daha yerim düşüncesi aklımdan çıkmaz oldu. Sokak beni çağırıyor hissediyorum. Özgürlük hissimi, kurtulma iç güdüsü mü, sonsuzluk hissi mi bilmiyorum ama gerçek olan sokağı sevmiştim.

Bir çocuk neyi gerçekten istiyorsa ona ulaşmadan pes etmez. Çünkü çocuk yürekten ister. Sahte duygular yetişkinlere mahsus iğrenç tatmin maskeleridir bunu şimdilerde anlayabildim. Çok geç değil mi.

Aradan geçen bir kaç hafta sonra ikinci kaçışımı planladım. Bu sefer daha tecrübeli ve organize olduğu için çok heyecanlıyım. Bir sırt çantası hazırladım. Bir pantolon, bir kazak, birkaç sevdiğim eşya ve erzak (ekmek, peynir, domates hatırlayabildiğim). Mutfak rafından da bir miktar para aldım (o zamanın parasıyla 100.000 liraydı sanırım).

Özgürdüm, sokaklara vurdum kendimi. Sırt çantam angarya geldiği için ilk iş ondan kurtuldum. Mahalleden arkadaşlarım olan ikiz kardeşler Kenan ve Evren in binalarının apartman boşluğuna gizledim güzelce. Bu sefer daha uzaklara gitmek istiyordum. Yeni yerler keşfetme hissi, merak sanırım.

Hava hafif kararmaya başlamıştı. Ben dikmen vadisi tarafındayım. O zamanlar Dikmen vadisi şimdi ki ultra lüks semt değil. Bomboş, içerisinde boklu dere olan ıssız bir yer. Hiç kimse yok amaçsız dolaşıyorum. Dikmen caddesinden, vadiye uçurum benzeri ama zorda olsa tutunarak inilebilen dik bir iniş vardı. Şimdi hayal meyal 30-40 metre civarı hafif eğimli bir iniş olarak hatırlıyorum. Şu an o muhit hep ultra lüks residance olmuş. Oradan indim. Aşağıda ortalama 1*1 boyutlarında demir parmaklıklarla kapalı, 2-3 parmaklığı kesilmiş bir giriş buldum. Parmaklıkların hemen içinde bir kaç kemik ve hava karanlık olmasına karşın parlayan ay sayesinde görünen açık bir demir kapı vardı. Çok merak ettim içeri girmek istedim ama havanın karanlık olması, kemikler ve ıssızlık çok ürkütücüydü, korktum. Giremedim. Aklımın bir köşesine kazıdım orayı ve dolaşmaya devam ettim. Gece çok geç saatlere kadar dolaştım. İlker civarına kadar gittiğimi hatırlıyorum. Karnım acıkınca mahalleye döndüm. Sakladığım yerden çantamı aldım. Tabi saat gece 02:00-03:00 civarı olduğu için usulca parmak uçlarında girip çıkıyorum binaya. Çantamdan biraz ekmek ve peynir aldım. Çok net hatırlıyorum ekmeğin arasını bıçak olmadığı için ellerimle açtım. Peyniri ellerimle bölüp ekmek arası yaptım.

Uyuyacak yer bulmam gerekiyor, o yaşta sokakta sırtında çanta bir çocuk herkesten saklanarak hareket ediyorsun. Zaten herkes seni arıyormuş hissi var. Polis sireni gördüğüm her yerde saklanacak yer arıyordum. Arabaların arkasına , binaların bahçesine saklanıyordum polis arabası gördükçe. İnşaatlara, parklara aklıma gelen her yere bakıyorum ama çok korkuyorum. Ya biri fark ederse. Sabaha doğru annemle oturduğumuz binanın vişne dalı sokağa bakan cephesinde tam kaldırımın dibinde bahçe duvarına sırtımı yaslayarak toprağın üzerine yattım. Sırtımı yasladığım ilk duvar  yaklaşık 80 cm yüksekliğe kadar duvar onun üzeri ferforje bahçe demiriydi. Toprağa sırt üstü yatsam kaldırımdan geçen olursa görebilir diye düşündüğüm için yan pozisyonda sırtımı duvara vererek yattım. Bahçede toprakta gezen böceklerin yürüme seslerini bile hatırlayabiliyorum gecenin o sessizliğinde. Bir süre sonra uyuyakalmışım.

(Uyku ağırlığı hastalığı ileride de çok işime yarayacaktı. Taş, toprak, araba, kamyon kasası, otogar, sığınak, inşaat, tren, otobüs, kömürlük hatta arkadaşımın ailesinden habersiz arkadaşımın yattığı somyanın altında bile uyudum. İleride hepsini anlatacağım nasip olursa)

Bu geceyi atlattım. Sabah hava ağarmaya başladığında kaldırımdan geçenlerin ayak seslerine uyandım. Sabahın ilk ışıkları ile güne başlama hengamesi kamufle olmak için en güzel saatlerdir. Sokak insana her saniye bir şeyler öğretiyor.

Hemen mahalleden uzaklaşmam gerekiyor. Yeni bir güne girerken sokaklar beni içine çekiyor. Yürüyerek usul usul kalabalığa karışmak yalnız bir çocuk için çok ürkütücüdür. Yaşamayan bilemez.

Selametle.

Devam edecek…

Sokakların Gizli Mıknatısları Vardır, Acı Çeken İnsanları Çekerler! #9#

Evden ilk kaçış;

img_3108-1

Evde kargaşa bitmek bilmiyor. O kadar ufak şeyler yüzünden saatlerce dayak yiyorum ki bu yazı ile ifade edilebilecek bir duygu değil. İnanılmaz ruhsal/bedensel tarifsiz acılar. Kaçacak yerim yok, sığınacak kimsemde. Babam nerde bilmiyorum. Akrabalarımız çok uzaktalar. Komşularımızı tanımıyorum tanısam da teslim edecekleri yer yine kürkçü dükkanı. Kendi kendime derman olacak kadar olgun değilim adı üstünde çocuğum. Aklıma hiç bir şey gelmiyor. Tabiri caizse bir hiçim. Bu hiçlik tasavvufi manada ki gibi değil anlayamazsın. Gerçekten sanki yaşadığımı sadece ben hissediyorum, nefes alıyorum ama ruhen yokum, hiç kimsem yok. Ağlamaktan sesim kısılmış. Kendimi suçladığım çok oldu. Neden , ne yaptım ben. İnsan fiziksel ve ruhsal olarak kendini koruyamadığı için bir süre sonra suçu kendinde arıyor. Eve girmek istemeyişlerim, sokaklardan eve geç gelişlerim yüzünden yediğim dayaklar, ders bahaneli dayaklar, babama benzediğim için yediğim extra bonus dayaklar. Dayanamıyorum.

Oklava kaval kemiğine geldi mi çınlama gibi bir ses hissedersin, baldırına defalarca vurulduğunda mosmor hatta kapkara kan oturur, boğazın sıkıldığında birkaç saniyede gözlerin kararır, kafana tahta kaşıkla vurulduğunda önce gözkapakların kapanır sonra gözbebeklerin büyür acıdan, alafranga tuvalete ışık kapalı kilitlendiğinde sabaha kadar ne yaparsın, yüksek sesle ağlayamadığın için sesin kısıldı mı hiç, yada gece uykundan uyandırılıp dayak yedin mi öz annen tarafından, sanmıyorum.

img_3095-1

Bu yazıyı okuduğuna göre aklın yetecek yaştasın. Bütün bunlar ve daha fazlası bir çocuğa yapıldığında ne hissediyor duymak ister misin.

ANNE SENDEN NEFRET EDİYORUM!

Yaşım on bir sanırım. Orta bire başlamıştım. Ahmet Haşim ilköğretim okulunda, annemde burada saygıdeğer bir öğretmen. Gece şu an sebebini hatırlamadığım dayağımı muntazaman yedim ve tuvalete kilitlendim. Sabah tuvaletin kapısı açıldı. Okul var hazırlandım. Çantamı aldım okula gitmek üzere çıktım. Okula gittik. Okulda dersler bitti ben yine sokaklarda geziyorum. Sokullu Mehmet Paşa lisesinin (okuluma çok yakın ve annemin önceden görev yaptığı okul evimize 1 km mesafedeydi.) bahçesinde basketbol oynadığımı hatırlıyorum. Hava karardı herkes evlerine gitti. Ben biraz daha oyalandım. Gece yarısını geçti ama eve gitmek istemiyordum. O gece neredeyse sabaha kadar yürüdüm. Sabaha karşı evimize 7-8 km uzaklıkta bulunan Ahmet arif parkında dinozor kaydırağın içinde (alttan deliği vardı ve içi boştu)soğuktan titreyerek uyuyakaldığımı hatırlıyorum. Sabah içinde uyuduğum kaydıraktan kayan çocukların sesiyle uyandım 10:00 civarıydı. Açım, param yok, yemek yiyecek tanıdık kimsem yok. Ama dayaksız geçirdiğim bir gecem olmuştu. Zafer sarhoşuydum. Anlamsız bir şekilde tedirgin ama mutluydum. Annemin okulda olduğu saatte eve gidip yemek ve giyecek bir şeyler alıp bu maceraya devam etmek istiyordum, başarmıştım kendimce ama yolda yürürken polis yakaladı. Gece eve gitmeyince polise bildirmiş. Karakolda ki komiserde annemin öğrencisinin babası olunca kayıp bildirimi için gereken 24 saat süresini önemsememiş sabaha kadar beni aramışlar sözde. Çok korkmuştum polislere yakalanınca. Karakola gittik. İfadem alınırken annem çağırıldı. Birkaç soru dışında hiç konuşmadım. Tekrar anneme teslim ettiler. Zulüm yeniden başladı. Ama bu geçirdiğim gece bana cesaret vermişti, devamı gelecek evden kaçmalarımın ilkiydi.

Farkında değildim ama sokak benim yeni evim, arkadaşlarım seçilmiş ailem olacaklardı.

Devam edecek…

İyi Niyetli Sahtekar Hısımlar… #8#

Gerçekten en fazla olmak istemediğim yerdi o sıralar aile/dost sohbetleri.

Herkes seferber olup bize acıyorlar. Unutamadıklarım arasında o yukardan aşağı acıyarak süzen hısım akrabalar var. Yalandan acıma rolleri, annemi/bizi gördüklerinde anlık değişen mimikler o kadar sahte geliyordu ki düşündükçe tiksiniyorum. Toplumumuzun en çok yaptığı korkaklıkların top on listesindedir; Olaylar gelişirken aman boku bana sıçramasın diye uzaktan izlemek ve olay sonuçlandığında acımak, akıl vermek.

Annem iki dakika mutfağa gitse beni sıkıştıran siz aracı olun birleştirin, olan size oluyor, bunları sizden başkası birleştiremez nutuğu atanlar annem odaya girince babamı gömerlerdi. Tabi tahmin ettiğiniz üzere babam orada olsa annemi gömecek insanlar bunlar. Neden iki yetişkinin iyi yada kötü verdiği bu kararı değiştirmek yükü çocukların sırtına yüklenir bilmiyorum. Bir süre sonra o tiplerle aynı ortamda bulunmamak için yöntemler geliştiriyor insan. İlla ki iyi niyetli olanları var ama genel anlamda baktığımızda eve döndüklerinde kendilerine malzeme çıksın derdinde olan tipik mahalle teyzeleri. Hele babasız olduğun için sana türlü yöntemlerle güzel görünmeye çalışan sırf acıdığı için ‘vay be zaten koca delikanlı var evde’ diyen erkek hısımlardan konuşmak bile istemiyorum.

Doğal insanlar her zaman farklılar, ilginçtir çocuklar doğal davranışları sezebilme yeteneğine fazlasıyla sahip oluyorlar. Bu yetenek büyüdükçe, kirlendikçe yavaş yavaş sönüyor.

 

Selametle.img_3099

Damak Zevki-miz… #7#

Annem sosyal statüsü gereği kültürlü bir öğretmen, kendince her şeyi bilen bir bireydi. Çevresi de aynı tarz arkadaşlardan oluşuyordu doğal olarak. Köyde yoklukla büyümüş, zor şartlarda öğretmen olmuş. Buna bağladığım şekilde iradesi çok kuvvetliydi. Annemle yalnız yaşadığımız dönemde çok bolluk içerisinde yaşamamış olsak da, yokluk çekmedik. Sadece sıradan bir memur ailesi kadar kaygılıydık.

Annemin sağlık endeksli bir beslenme alışkanlığı vardı. Bunda garip bir durum yok elbette; gariplik çocukları için uyguladığı beslenme şeklinde. Sağlıklı beslenme işi o kadar abartılmıştı ki bizim evimizde yıllar boyu hiç ekmek alınmadı mesela. Bazı öğünler sadece salata ile beslenirdik. Çoğunuzun bildiğini sanmıyorum; kurumuş salatalık kabuğundan yapılan yemeği. Bildiğiniz sulu yemeğini yapardı annem.Pırasadan nefret ediyordum. Ta ki bir tencere pırasa kafama boca edilene kadar.(Halen nefret ederim, ama ikram edilirse reddetmem yerim)

Annemle yaşadığım dönem boyunca hiç salam, sosis, sucuk nutella vb. gıdalar tüketmedik. Sağlıksız olduğu için yasaktı. Süt içmek hele ılık süt midemi bulandırırdı ama zorla içerdim, defalarca kusmama rağmen. Bazen nesquik alırdı süt için onu çok severdim. Haşlanmış yumurtada aynı şekilde katı olduğunda midemi bulandıran gıdaların başındaydı, ama yemek zorundaydım. Çok defa kafamdan aşağı döküldü süt ve yumurta. Niyeti hakkında hiç şüphem yok annemin sağlığımızı düşünüyordu kesinlikle ama bu yaklaşım benim ileride ruhsal ve bedensel obez olmama yol açtı. Evden ayrıldıktan sonra neredeyse sebze ve muadili yiyecekleri evlenene kadar hiç yemedim. Bedenim değil, ruhum açtı. Doymuş olsam da sevdiğim bir şey varsa yerdim çatlayana dek. İleri ki yaşlarda sıkıntı çıkaracağını o yaşta düşünmüyor insan. Arada annem abur cubur çikolata, kek, bisküvi aldığında (şimdi hakkını yemeyeyim ayda bir civarı bir poşet abur cubur alırdı) onu sakladığı yerden bulur hepsini tek seferde yerdim. Zaten istediğimde vermeyeceği için sonunda ki dayağı bile bile yerdim. Ve o yediğim dayaklar zoruma gitmezdi. Aklıma geldi yazmadan geçmeyeyim. Annem bir kere bir tencere çokokrem yapmıştı ev usulü; ben o gece hepsini yediğim için evden ayrılana dek bir daha yapmadı.

Şunu geçte olsa öğrendim; _780x780-pvy186qlma.jpg

Neyi yasaklarsan insana o cazip geliyor.

Benimde çocuklarıma uyguladığım yasaklar var. Ama kesinlikle körü körüne değiller. Örneğin yumurtayı haşlanmış sevmiyorlar, yumurta evimizde nadiren haşlanır. Her zaman evimizde abur cubur bulunur. Herkes istediği zaman yesin diye. Abartılırsa tabi müdahale ediyoruz, ama bu kesinlikle bir daha evimize abur cubur girmez şeklinde değil. Sevmedikleri yemekler var çocuklarımın, olacak tabi ki onlarda damak zevki sahibi bireyler, istedikleri kadar yerler sofrada yemezler ise acıkınca ekmek arası salça da yiyebilirler. Karınları doyunca kalkabilirler sofradan, acıkınca bir daha o sofraya oturma hakları olduğunu bilirler.

Yasaklar delinmedikçe insanların ruhunda yaralar açabilir. Koyduğumuz hiçbir yasak kesinlikle delinemez değildir. İletişim kurmayı denemekte bir yöntem neden yasak olduğu ile alakalı. Bunu tercih etmek gerekli bence.

Çocuklar robot değildir, söz hakları herkesten çok olmalı bir aile içinde. Yoksa kendimize çocuk değil kodlarını bizim yazdığımız robotlar edinmeliyiz. Robotların şimdilik canları acımıyor.

Selametle.

Yitip Giden Anılar, Kırpılan Hayatlar… #6#

Çocukluk dönemime ait akrabalardan toparladığım bir iki fotoğraf var aileme ve şahsıma ait. Fotoğraf sadece anıdan ibaret bir nesne değilmiş, geçmişi hatırlamana vesile bir araçmış yeni yeni anlıyorum. Genelde mutlu anlarda çekildikleri için çocukluğuma ait mutlu anılarımı anımsayamıyorum. Belki fotoğraflarımızı annem kesip atmasa idi nadir mutlu anlarımızı da anımsardım. Çok isterdim biliyor musun. Anne, baba ve kız kardeşimle aynı karede gülümsediğimiz bir fotoğrafımız olmasını. Sıklıkla çocuklarımın fotoğraflarını çekmem bu yüzden galiba. Umarım çocukluklarımın da güzel anımsayacakları hatıraları hatırlamalarına vesile olabilirim.

Yine ailecek (annem, kız kardeşim,ben) evde olduğumuz bir gün. Odadan çıktım anneme bakıyordum, bulamadım. En son o karanlık odanın kapısını açtım, oradaydı. Babamın resimlerini kesiyordu. Daha doğrusu resimlerden babamı kesiyordu, yüreğinde yapamamıştı belli ki. Tüm fotoğraflar kesik ya da yırtılıp atılmış. Yerde oturup hışımla babamın kalan izlerini yok ediyordu sanırım kendi aklınca. Beni görmezden gelmiş kendini o kadar kaptırmıştı ki bir şeyler söylesem bana patlayacaktı.

Sustum.

Bir ara annem tuvalete girdi. Ailecek çekilmiş babamın yüzünün sigara ile delinmiş bir resmini aldım ve odama sakladım.(Daha sonra bu resmin bedelini dayak yiyerek ödeyeceğimi düşünmemiştim tabi o zaman) O kadar hızlı aldım ve sakladım ki resmi şu an olsa cesaret edemem böyle bir şeye.

Bir refleks sanırım. Bu olayların üzerine annemden duygularım, düşüncelerim, zevklerim, isteklerim dahil her şeyi saklamaya başladım.

Selametle.IMG_3100